23 Eylül 2010 Perşembe

yaşlılar ve bizim buraların 3 renkli kedileri

bizim buralardaki 3 renkli kediler ve yaşlıların arasındaki çocukluğumdan beri gözlemlediğim vefalı ilişkiyi anlamamakla beraber hep bi saygı duydum, hep de hislendim. sanki sana bana artis davranan o kediler, geriye yaşayacak fazla ömürleri kalmadığı için o yaşlılara merhamet gösterip yolda görünce yanlarına gidiyor, kendilerini sevdiriyor gibi gelir ve bu bana hem hüzün hem şevkat hissettirir ta küçüklüğümden beri.



not: öyle tuna kiremitçi yazısı yazmışım gibi bakmayın amına koyim bana, bazen biz de romantiğiz. kaldı ki bu romantizm diil, gözlem, çocukluğa özlem ve bilimum kafiyeler gelebilir bunun yanına falan. "gidio" yerine "gidiyor" yazınca edebiyatçı olmuyorum hemen yani, uyandıriim.

not 2: şu güzelim romantik ortamı çok aç olduğum için kır pidesiyle bölmeyi planlıyordum ki baktım ev telefonunun şarjı bitmiş. allah kahretsin lan. kahretsin kahretsin. gerçi şarja koyalı 5 dakka oldu, belki siparişe yetecek kadar dolmuş olabilir. hadi wish me luck amına koyim.

13 Temmuz 2010 Salı

hayatı liseden öteye geçememişler hakkında

yani ulan bazen bakıyorum facebook'ta karşıma çıkıyo denk geliyo, bir insan çeşidi var ki liseden sonra bir sosyal hayat kuramamış kendine. daha doğrusu şöyle, burda ölümsüz lise arkadaşlıklarından bahsetmiyorum. üniversite'ye girip hiç sosyalleşemedikten sonra 3. veya 4. senesinde yolda tesadüfen bir lise arkadaşını görüp 4 elle ona sarılan, varsa onun ortamına sızmaya çalışan adamlardan/kadınlardan bahsediyorum. yolda gördüğü kişinin ortamı da yoksa bu sefer 2 kişi takılırken 3. bir lise arkadaşı yolda görülür. aynı şey son bir kez daha olunca liseden kalma optimum 4 kişinin arkadaşlığı, onlara sosyal hayatları olduğu illüzyonunu yaşatmaya başlar. bunlara epey üzülüyorum açıkcası, biraz da sinir bozucular bence. biraz sert ve aşağılayıcı bir yazı gibi gelecek belki okuyanlara ama alakası yok, bir eleştiri falan da yok ortada, sadece bir gözlem var ve bunu burda paylaşmak istedim.

sallıyorum belki de üniversite hayatında kendine düzgün bir sosyal çevre kuramamanın sebebi vasat bi üniversiteye girmiş olmak olabilir, veya okuduğu bölüm sert bi bölümdür, sosyal hayata çok fırsat kalmıyor olabilir ama, abi sınıf arkadaşından ders notu al bi gece beraber çalışın sabahlayın, dostluğunuz pekişsin, bi kere çıkın bira için, bu da sosyalliktir, kimseye balo'ya gidin taksim'e çıkın her hafta da demiyorum.

ama bir insan tipi var ki sosyal çevresi sadece lisedeki 3-5 kankasıyla sınırlıdır. ya hiç bağlar kopmamıştır, yada kopan ilişkiler mezun olduktan 3 sene sonra patlayan facebook sayesinde yeniden inşa edilip nostaljik ve sempatik tabiriyle "tam da kaldıkları yerden" devam etmiştir (bu 3 sene içersinde kişi okulundan mal gibi 2-3 samimiyetsiz dostluk kurup oturmuştur sanırım). nolur kimse bu tarz arkadaşlıklara "yılları deviren", "heyt be" veyahut "vefalı dostluk" gibi etiketler yapıştırmasın. bu tarz arkadaşlıklar asosyallik ve belki hatta antisosyallik ürünü problematik ilişkiler sadece.

buraya kadar yazdıklarımı okuyanlara bunlar tanıdık geldiyse mutlaka şu da tanıdık gelecektir. lise'den sonra 3-5 yıldır görüşmediğin arkadaşla sevgili olma. YA Bİ SİKTİRİN GİDİN ABİ ALLAHAŞKINA! lisede can ciğer arkadaşın olan kişiye şimdi abazalık/badaklık karışımı hormonal bi şekilde yaklaşınca "o gözle" bakmak yeni mi aklınıza geldi ibneler? tabiiki bu hareketi gerçekleştiren fakat düzgün sağlıklı bir sosyal hayatı olanlar da olacaktır, ama HAKKATEN çok az olacaklardır, istisnalar kaideyi bozmaz stayla.

gerçekten birbirini yıllardır görmediğini bildiğim liseden 2 arkadaşımı bir anda facebook'ta ilişkide görünce hem üzülüyorum, hem de hakkaten sinirleniyorum. yapmayın abi allahaşkına, biraz YAŞAYIN lan. of hem sıkılıyorum hem sinirlendim, sikerim daha fazla yazmicam.

6 Haziran 2010 Pazar

ormantik

az önce (takriben 5:03 gibi) göztepe parkının yanından yukarı evime doğru yürürken çocuk parkında bank'ta oturan romantik ve genç bir çift gördüm. gerçekten. gülsem mi ağlasam mı bilemedim. ama her türlü takdir ettim. bravo. kız uyuyodu galiba bi de.

4 Haziran 2010 Cuma

facebook status'ümden copy paste

DİKKAT %100 GERÇEK az önce (en fazla 10 dk) çiftehavuzlar ışıklarda taksiyle durduk, yanımızdaki spor arabanın içinde yavşak yavşak sırıtarak telefonla konuşurken bana bakan birini gördüm, o serdar ortaç'tı, bakınca gayri ihtiyari olarak kafayla ufak bir selam verdim, direksiyonda olan sol elini göğsüne vurup "eyvallah hareketi" yaptı.

ben içimden "hasssssssiktir naptım lan ben" derken yeşil yandı, telefonun diğer ucundaki muhtemelen bayan olan arkadaşa gevrek bir "hahayt" diyerek gaza bastı. patinajla falan değil, sakin sakin gitti. ben heyecanla eve gelip bunu anneme anlattım, nedense "minibüs mü vardı?" dedi, "yok" dedim "spor araba vardı", "kızlar var mıydı bari?" dedi, "yok" dedim "tekti valla", annem de afacanca "hııııı" dedi ve gitti. neden bu kadar heyecanlıyım ve pijamamı giyip bir hışımla bunları facebook'a yazıyorum, bu ise ayrı bir gizem, bambaşka bir muamma.
saygılar,
genç irisi burç.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

acaip rüya gördüm

uzun süre sonra ilk defa yine acaip bi rüya gördüm. unutmadan yazayım (eminim ki %50'sini hatırlamicam ama) buyrun:

bi konsermi festival mi ne içinse izmir'e gitmişim ben, orchestra volatile konseri olabilir. fakat ben izmir'e tek gitmişim, korgün niyeyse bi gün sonra gleicekmiş, bi de niyeyse uğur sanki izmirliymiş gibi sürekli uğur'u arayıp adres tarif ettiriyorum bilmemne. (nereyi ne için tarih ettiriyorum bilmiyorum da) neyse geziyorum "so called" izmir'de, benzemiyo çok ama hoştu yine. (otobüsten inince kendimi eskişehir'de sanıp 5 dk yürüdükten sonra niyeyse daha çok ada havası aldım)

bi çok detay var, döner yemem, dönerciyle muhabbetlerim vs, en sonunda nasıl oluyo bilmiyorum ama korgün'lerin evine geliyorum. sonra eşofmanımı falan giyiyorum salona geçip babası ve tanımadığım 2 yaşlı adamla tanışıyorum. sonra bakıyorum işte ışık ordaymış meğersem. ışık da korgün'lerde kalıyomuş, çünkü izmir'de bilmemne grafik falan filan etkinlik varmış 1 hafta süren. bi de simsiyah saçlıydı ışık. sonra oturuyoruz işte bi sehpa var onun yanında yere oturuyorum ben bağdaş kurup, ışık da öyle yapıyo, bi çay falan koyuyo korgün'ün annesi bana, o çayı içerken sehpa'nın tam karşısındaki kapıdan tuğçe işçi çıkıyo, ama saçları oksijen'le açmış, platin olmak üzere, beni görünüyo aaa falan diye şaşırıyo geliyo o da oturuyo. sonra biri daha çıkıyodu da onu tam hatırlamıyorum, ya hatice ya başka biri.

finalde yine aynı kapıdan talat çıkıyo, (bu arada herkes orda kalıyomuş ve herkes eşofman sound'larında) o da işte bizim sahne alıcaamız festival'in bişeylerinden bahsediyo. "kopyası çıkarılcak gitarlara saninkini de yaziim mi?" gibi bişey diyo, "o ne ya?" diyorum. "sahne alan insanların enstrumanlarının birebir kopyasını yaptırıp ilerde bi müzede sergilicez" diyo, "e iyi yapsınlar bari" diyorum.

sonra bi ara dışarı çıkıyoruz hep beraber ama gecenin körü ve çok sıcak. hafif yeşillik bi yere gidiyoruz, o sırada elimde gameboy var ve gameboy'dan muhtemelen benim yaptığım bi şarkı çalıyo. ve sonra çoğu rüyamın saçma ve klasik sonu geliyor. yürürken ayaam takılıyo ve küt diye düşünce uyanıyorum.

27 Mayıs 2010 Perşembe

the dead weather

allahım bu dead weather ne kadar iyi ya, 3 gündür hayatım kaydı. yıllar sonra ciddi ciddi yeniden davula başlicak kadar heyecanlandım. kadro da boru: the kills'teki abla vokal, queens of the stone age'in klavyecisi/gitarcısı da burda, jack white davulda, bi de raconteurs diye bi grubun bassçısı, ki tipi bence çok acaip, tanısam kesin kanka olurduk diyebilirim, niye bilmiyorum.
ÇOK İYİ GRUP ÇOK.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

yazayım bari

aslında şu an çıkıp karşı sokaktaki cemil ozalit'ten ufak bi çıktı alıp, kadıköy'den dosya alıp en sonunda okula gidip projemi teslim etmem, teslimin ardından yemek yemem, sonra türk grafik tasarım tarihi sınavına girmem, sınavdan çıkınca da telefonla rıhtımın yanına sayısını kestiremediğimiz biraları söylemem, onları içmem ve yıllar sonra ilk defa okulda sarhoş olmam gerekiyor ama ben şu an ultra kısa seksi şort tarzı parlak kumaşlı muhtemelen 1 liraya salı pazarından alınmış pijama(!)mla oturup simit yiyorum ve çay içiyorum. tv'de de bu kahvaltıya eşlik edebilecek bir program bulamadım dedim bari blog'a gireyim.

dün kafabindünya, caspian'ın alt grubuydu. eski studio-live/yeni punctum performance denen yerde çaldık. ses sistemi epey iyiydi. biraz tutuk çaldık ama sanırsam kafabindünya tarihinin miktar olarak en büyük alkışını almış olabilir. caspian çok efendi heriflerdi bi de. konser bitti, cemiljohns'la apar topar eşyaları toplayıp açık radyo'ya yetişmemiz gerekiyordu. çünkü b yüzü'ni bu akşam cem tek başına sunacaktı, programın konsepti de "josh homme"ydi, ben kendisini epeyce sevdiğim için, cemiljohns efendi de adeta bir josh homme uzmanı olduğu için programa sürpriz konuk olarak gittik (cem'e değil, dinleyicilere dsgfasfg).

daha konser sonrası terimiz gerçekten kurumamışken biralarımızı alıp stüdyoya girip kulaklıkları taktık ve konuşmaya başladık. bu sırada radyo çalışanlarından bi kız ve bi erkek koridorda ufak bir topla bayaa çekişmeli bir maç yapıyordu, yayın sırasında kayıt odasının penceresinden onları izlerken biramdan büyük bir yudum alıp sigaramdan dev bir nefes çektim ve içimden "ulan ne saçma ve güzel bi radyo lan burası" dedim. hakkaten basık tavanını, koltuklarını, insanlarını falan epey seviyorum. daha sonra konu bir şekilde cemiljohns'la benim 1994'te seattle'da tanışıp müzik yapmaya karar verme hikayemize geldi ve kafabindünya'nın ilk konuk olduğu programa bir tribute oldu inceden. kesin yoktur ama hakikaten SÜREKLİ programı takip eden bi dinleyici olsa eski programlara tribute yapılmasını çok severdi lan heralde. ben severdim yani. ya bi de açık radyodaki mikrofonlara da hastayım, kendi sesimi o kadar süper duyuyorum ki mikrofondan, sanki über karizmatik falan gibi bişeylerdi ahah.

ha bu arada evet bugün proje teslim ediyorum, sonra özgürlük. artık gönül rahatlığıyla saçma saçma işler yapabilirim. kafabin albüm kayıtlarına devam edebilirim. hayvan gibi oyun oynayabilirim, 8-bit alemine geri dönebilirim, illüstrasyon yapabilirim, after effects ile daha çok uğraşabilirim, koala sevebilirim, zombi öldürebilirim vs. oley lan!

gençler benim simit bitti, ben şimdi geç olmadan çıkıp projemi teslim etmeliyim. gençler derken kime hitap ettiğimi de hiç bilmiyorum bu arada. zaten kaç kişi okuyo blog'umu ki? 1 mi? 2 mi?

saygılar,
burç.

16 Mayıs 2010 Pazar

cold case

dedektiflik dizilerini falan epey severim. cold case de aralarında en sevdiğim diil fakat niyeyse inanılmaz biçimde cold case'deki karakterler gerçek olsun, onlarla iş arkadaşı olayım, akşam iş çıkışı bi pub'a gidip beraber birer duble viski içelim istiyorum.

evet, istiyorum bunu.

edit: bu pub'da bi duble viski içme şöyle olacak yalnız, arkada daha önce hiç duymadığım, hafif duygulu, belki çok ince country esintili, sigaralı sesli bi herifin akustik gitarla söylediği bir şarkı olacak. muhtemelen yaşlı zenci dedektif ile beyaz şişko dedektif bir iddiaya girmiş olacak, hangisi kazandıysa o gevrek gevrek gülerken, kaybedenin yine de gülümseyen "oh crap" ifadesiyle karşılaşınca kadehimi kaldırıp hepimiz adına "cheers" çekicem. bi de bütün bunlar sırasında sesimiz duyulmicak, arkadaki soundtrack duyulcak sadece. bi de KESİNLİKLE SLOW MOTION OLACAK.

sevgiler.

cuma + sleep is death + taksim

"sleep is death" diye bir oyunla haşır neşirim şu sıralar. kendisi sadece 2 kişi oynanabiln bir oyun. 1 kişi player olurken 1 kişi de o player'ın oynicaa tüm dünyayı kuran ve yöneten controller oluyor. controller genelde kendi kafasında temel bi kurgu oluşturuyor ama sonuçta her şey olabilir zira ne player controller'ın ne yapcaanı biliyo, ne de controller player'ın napcaanı biliyo. bu da (iki tarafın da hafif mantık çerçevesinde kalmayı seçmesi halinde) çok acaip sürprizlere sebebiyet verebiliyor. o yüzden aslında oyun dünyasında devrim etkisi yarattı. oyun çıkalı daha bugün tam 1 ay falan oldu sanırım, hızla yayılıyor. yakında heralde çok insan oynar ve acaip acaip şeyler yaşarız. inşalla yani.

cuma gecesi epey kaliteli uyuduğum için cumartesi öğlen aynada suratıma bakınca kendi kendime bi sağlıklı falan geldim. yanaklarım kan dolmuş sanki. cumartesi (yani dün) de taksim'de sokak içiciliğine çıktık yine. havada fırtınamsı bir rüzgar vardı (kafadaki gözlüğü bile uçuran) ama ılık estiği için hiç koymadı. tünel'de bi binaya bilmemne projection yapmışlar, işte pencereler dönüyo sanki, birinden çıkıp birine bişeyler giriyo falan. youtube'dan izleye izleye midemizin bulandığı olaylar. çok iyi bir örnek değildi ama yine de kanlı canlı görmek güzel. tünel'de epey içtik, sonra korgün'ler kalktı gitti, biz de kalanlarla babylon'un önüne gittik orda içtik. orda da biraz muhabbet ettikten sonra genelde geceleri böyle ortamları yaşlı gibi yorularak ilk terkeden esra ve ben, bi de yanımızda cemilcan, sadece biz kalmışız. herkes gitmiş evine. vay anasını dedik.

biz de eve doğru yollandık. tabiiki yine ta oralardan meydana yürümek çok bayık bi iş olmasına rağmen epey güle oynaya pozitif gittik, kavga gibi şeyler de olmadı yolda, ondan çok sıkılmadım. bence hepsi hava yüzündendi. acaip ılık, kadife gibi bi hava vardı falan filan.

zamanında tesadüfen keşfettiğim "i, cactus" isimli adamı herkese başarıyla yaydığımı düşünüyorum. bora'ya ilk "i, cactus yeni albüm çıkarıyomuş" dediğimde oley demişti. dün umut'a söyledim epey heyecanlandı. zaten herifin telefonu bile şu an i, cactus çalıyo eheh. korgün'e de söylemiştim zaten falan. çok acaip. diil lan aslında. niye anlattım bunu şimdi? neyse.

bugün pazar ve proje yapmam lazım oturup. annemler annemin teyzesine gidicekmiş azıcık, onlar bi gitse de biraz sigara içerek çalışabilsem. sigara içince kafamın daha düzgün çalışıyor olması acı değil mi? ÇOK abartırsak, tony stark'ın kalbindeki palladium maddesiyle çalışıp bi yandan kalbini çalışır halde tutan, bi yandan da kendini zehirleyen dalga gibi değil mi? YUH di mi? çok abarttım bugün kendimi ya. vadevır.

yazmış olmak için yazıyorum zaten.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

garip ama ağızda hoş tat bırakan tasvirlerimin sırrını veriyorum.

şık taktiktir;
bazen kendini bi salarsın durup dururken, suya dalmış gibi
pof diye kelimeler uçar havada ilk aklıma gelen şeyler serbest çağrışım vs vesilesiyle.

onların arasından random 3 kelime seçip onları mantık çerçevesine oturtup kurgulayarak bi tasvir yaparım bazen. buna ilk başladığımda çok da hoş şeyler çıkmıyordu ortaya. fakat daha sonra daha rafine saçmalıklar seçmeyi öğrendim.

ayrıca şöyle de soyut bi inancım var: zaten o kelimeler kendini saldığın anda POF diye geldiği için, o kelimeler arasından random olarak seçtiğin 3 tanesi, o anki hissiyatını anlatmada tamamen yeterli.

atıyorum çorba, saksı, gemi geldi. onun yerine sikko, mikrofon, ayna gelse, yine kurgulicaam cümle bana göre tamamen aynı hissiyatı yaratmama mahal verirdi karşımdaki dinleyiciye.

yazarken çok manyak ve ciddi gibi gelmişti bana bu anlattıklarım. ama şimdi okuyanlar beni "normal değil bu çocuk" diyerek kendi kafalarında yargılayacak diye huzursuz oldum. sikerler vadevır.

6 Mayıs 2010 Perşembe

sıçtın mavisi (mi?)

uzun süredir ilk defa kendi evimde "sıçtın mavisi"ni tecrübe ettim. genelde korgün'lerde karşılaşırdık kendisiyle. gerçi sıçmadım da bu sefer, tam yapmam gerektiği kadar iş yaptım.birazdan da 1-1.5 saat kestirmek için yatıcam.

"i, cactus" takma isimli adını unuttuğum çocuğun ep'si (çocuk diyorum zira 16 yaşında çıkarmıştı ep'yi) hayatım boyunca duyduğum en ama en naif müzik olabilir. o kadar naif ki neredeyse bu efendi melodiler arasından üzücü, buruk bi mutluluk (nasıl oluyosa o) tadı alabilirsiniz. sanki her dinlediğimde daha da duru bir insan oluyorum.

esasen 8bitpeoples.com'da bulunacak bu albümü siz üşengeç arkadaşlarım için (evet %95'iniz öylesiniz) dropbox'a attım, buraya da linkini çakıyorum.

herkese iyi sabahlar.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

hakikaten boş bir post

şu an gerçekten epey sıkıldım ve yapacak bir şey bulamadığım için ne yazacağımı bilmeden yeni bir post'a başladım, hayırlısı. hadi dünden bahsedeyim bari, dün sabah cem'in facebook'a koyduğu event sayesinde hatırladımki dün geceki B yüzü programı'nda benim ikinci grup olan (cem'in de bass çaldığı) Orchestra Volatile konukmuş. vayy dedim hoşuma gitti biraz, zira açık radyo'nun içini seviyorum. çok o 80 sonu 90 başı "fütüristik" bakış açısıyla tasarlanmış içersi zamanında.

80 sonu 90 başı fütüristik kafaları seviyorum, bak işte geldi o "future", sen geleceği gördüğünü zannedeli 20 yıl oldu, senin öngörünle alakası yok ortamların. akm'yi de severim o yüzden. o da aynı estetikte bir yer. neyse..

dün cem aradı, 9'a kadar arkaoda'da çalıyormuş. dedi "9'da gel yemek yiyelim karşıya geçelim", iyi dedim. gittim. kimyon'dan daha sonra pişman olacağımız miktarda gereksiz dürüm yedik. ben arada acı biber de gömdüm, ama mesela şu an sıçıyorum ayıptır söylemesi, ve o biberlerin acısı çıkmadı. ya pasifize ettim onları, ya da akşam patlicak.

allah kapı, annem geldi. wc'den çıkayım da devam edeyim.
...


evet. annemin sabah kursa gittiği günlerde uyanmayı sevmiyorum. uyanamıyorum çünkü. annemin beni uyandırmasına gereksiz alışmışım. bi de yaş ilerledikçe daha zor uyanıyorum. eskiden 1 saat bile uyusam, sanki gurur yaparmışcasına, annem gelip "oğlum kalk" dediğinde ZINK diye kalkardım. ve gerçekten gözümü 1 saniye ovuşturduktan sonra hiç uykum kalmazdı. son yıllarda annem beni kaldırmaya 5'er dakikalık periyodlarla en az 4 kere geliyor. sonunda kalkabildiğimde banyodaki işlemler sonrasında bile kahvaltıya zombi gibi oturuyorum.

annem, babamın ankara'da olduğu zamanlarda benle beraber "ufak" yemek aktiviteleri yapmayı seviyor galiba. geçen gün burger lounge'a gittik mesela bizim burda yeni açılan, fena değildi. dükkan burger'e yakın olan fiyatı ama belki çok yakın olmayan lezzeti yüzünden tekrar tercih edilir mi bilmiyorum orası ayrı da, kömürde pişen ekmeksiz yağsız düz köfte güzel oluyor. isli misli. ama yine de JUMBO BURGER FOREVER. daha iyi bir hamburger'in dünyada olduğuna/olabileceğine hala inanmıyorum, inanmayacağım. ANA YEMEK sıfatını kütür kütür hakediyor. neyse paragrafın başına dönersek, annem "kızılkayalar'a gidelim mi senle yürüyüp" dedi, "olur" dedim. sizin veya benim gibi gençler için sıradan olan "kızılkayalar" annem için "değişiklik" olduğu için kabul ediyorum genelde bu tarz teklifleri. üstelik annem ödüyor eheh.

bi de bazen bilgisayardan, müzikten, okuldan, aşktan, meşkten, arkadaşlardan, oyundan, alkolden falan büyük bir kopuş yaşamamı sağlayabiliyor annemle ufak bir cadde yürüyüşü. o kadar boş oluyo ki kafam, o kadın kıyafetli erkek japon bassçı'yı izleyince kafam nasıl bomboş oluyorsa annemle cadde'ye çıkınca da öyle oluyor. bazen böyle nefes boşluklarına ihtiyacım var resmen. hayvan kadar saçlı sakallı adamım, ama annemle caddeye çıkınca (tavır veya ruhsal olarak değil) kafa rahatlığı olarak 4-5 yaşıma dönüyorum. SANKİ parantezi içinde şunları hissediyorum;

daha ilkokula bile başlamamışım, sorumluluğum yok, ödev falan bi sik yok yapmam gereken. ödev ne onu bilmiyorum hatta. en ufak bi derdim yok. "eve gitsem de he-man'lerle gi joe'ların arasında futbol maçı yaptırsam" derdim bile yok. annem "şuraya gidicez" diyor gidiyorum, hiç şikayet etmiyorum. yapıcak daha iyi ne var ki? günler benim için fazlasıyla uzun zaten. annem falan hep "küçükken burç çok yaramazdı" diyor ama ben hiç öyle hatırlamıyorum. bişey kırıp dökmedim yani hiç. belki sadece 1 vazo, bir ya! ama huzursuz bi çocuk olabilirim belki. bilemiyorum. bi de şunu söyleyeyim, yuvadan ilkokul'un sonuna kadar NET her öğlen DÖNER yedim. ister inanın ister inanmayın. anneme sorun. NET. serander diye dönerci vardı, plaj yolu'nda, çok iyiydi döneri. yıllarca tadı değişmedi. sanırım 2 sene önce kapandı. tadı hiç değişmiyordu lan. hislendim biraz şimdi.

annem 5. kezdir "hadi oğlum" çekiyor bana, çocukluk anısına kitlendik vakit geçti. neyse yukardaki kadar düz bir kafaya giriyorum annem'le cadde'ye çıkınca. bi de seviyorum annemle yürürken dışardan gözüken halimizi hayal etmeyi. zebellah gibi adam abuk subuk favorili (bi de şimdi bıyıklı) küpeli, genç irisi, uzun saçlı falan. yanında da ufak temiz yüzlü bi kadın.

neyse benim giyinmem lazım.


edit: kızılkayalar'a giderken son anda karar değiştirip barış büfe'de döner yedik, ki bu gerçekten beni 3 yaşıma TAM döndürdü. oley.

neden yeniden blog?

yaklaşık 6-7 yıl sonra yeniden blog alemine (daha doğrusu bi amaca yönelik değil de kişisel, günlük tarzındaki blog kafasına) niye döndüm? bilmiyorum. şeyden galiba, bazen öyle bi şey oluyoki paylaşmak istediğim, kime söyleyebileceğimi bilmiyorum. bazen sevdiğim bir şarkıyı çaresizce facebook'a postladığım oluyor falan ama yetmiyor. bu bana yeterli tatmini sağlamıyor yahu galiba. bilemedim neyse. "ben buraya paylaşacağım şeyi paylaşayım da görevimi yerine getireyim, takip etmeyen utansın" kafasındayım belki de.

bir de blog'un şöyle bir olayı var, ben ortaya yazarım okuyan okur okumayan okumaz, belki kimsenin bu blog'dan haberi bile olmaz diye bi kafası var blogger'ın. ondan sanki her blogger blog'unda belki reel hayatındakinden daha dürüst, daha egosuz (veya tam tersi), daha utanmaz falan oluyo gibi geliyo bana. bunlardır blog mevzuatını çekici kılan olaylar bence.

bunları anlatmaktan başka anlatacak bir şey var mı lan acaba diye düşündüğümü yazarken yazıcak şey geldi aklıma! days of the new. veyahut işte sadece travis meeks desek de olur.
orospuçocuğu o kadar yetenekli ki. şu hayatta en sevdiğim ve sinirlendiğim adamlardan biri. öyle biriyim ben, çok çok sevdiğim bi şarkıyı "neden ben yapmadım lan?" diye kendi kendime acaip sinirleniyorum. kafamı duvara çarpasım geliyor. şu an da yazıma soundtrack olarak "weapon and the wound" dinliyordum, ayı gibi uğraşmaya üşenmedim, grooveshark widget'ı falan oluşturup buraya da çakıyorum ki ben yazarken siz de dinleyin.


ilk başta o flütlere falan çok ısınamamıştım ilk dinlediğim gün onu hatırlıyorum. "yazık mis gibi adam prodüktör kurbanı olmuş" falan demiştim. (var çünkü öyle bi olayı) neyse sonra şarkının ne kadar iyi olduğunu anlayınca flüt mlüt de batmamaya başladı bana. çok çok acayip. o snare'ler bile batmıyo bana, şarkı epik olunca o "kahramanca" davul sound'una bile katlanabiliyorum.

bu arada bence yıllar geçtikçe sesi körelmeyen çok sayılı vokalistlerden biri travis meeks. hala eşşek gibi söylüyo. bu arada days of the new'u hiç bilmeyenler varsa açıklama yapayım, aslında days of the new'un özeti bu şarkı değil. esasında daha sert bir grup. aslında zaten grubun ilk çıkışındaki fikir çok iyi. sert müzik yapalım ama akustik gitarla! çok çok iyi fikir bence. zaten ilk albümü dinlerken "ulan distortion'lı olsa" gibi bir düşünce gelmiyor hiç aklınıza. ama bi yandan da "ulan bu ne unplugged gibi full" de demiyosunuz. o kadar iyi kotarılmış ki sound, peheeeeeey. hatta "freak" gibi çok gaz ve sert bir şarkıda sertliği veren birşey de aslında -dikkat edince anlarsınız- bass gitar'daki hafif overdrive. prodüksiyon olarak çok başarılı çıkış yapmış babalar zamanında, hem de 16 yaşında! 17 yaşında metallica'yla turneye çıkmışlar! YUH! ibne çok yetenekli ya üf. bu arada gruptan genelde tekil bahsetmemin sebebi de esasında zaten herşeyi travis meeks'in yapıyor oluşudur.

vadevır ya, kendimizi anlatan blog yapalım dedik alternatif rak programı sunar gibi olduk. bu kadar müzik muhabbeti yeter. kendimi tanıyosam sıkılıp akşama doğru bi entry daha patlatırım. si yuuu!